18/4/2009 · Kategori: _anakkale
Assos'un küçük, şirin iskelesindeyiz artık. Yol gitgide daralıyor, bizse hala aracımızla yol almakta ısrar ediyoruz. Ama ne mümkün!
Daracık yol biraz sonra hepten kapanıyor ve aracımızı uygun bir yere park ederek fotoğraf makinelerimizi kaptığımız gibi dağılıyoruz çevreye...

Otellerin, barların, restoranların yoğun olarak dar alana sıkıştığı bir sahil burası. Yerlerde parke taşlar ve etrafta restore edilmiş tarihi yapılar. "Kapılar ve Pencereler" arşivim için bol malzeme bulabilecek gibiyim... 

Dosdoğru daracık sokaklara dalıyorum tek tek. Beğendiğim ne varsa deklanşöre basıyorum hemen...Ancak çok sinir bozucu bir durum sözkonusu... Hangi yapıyı ya da hangi parçayı çekmek istesem önünde, yanında ya elektrik kabloları var ya da elektrik direkleri. Uygun açıyı bulmak çoğu zaman olanaksız...

İşte restore edilmiş tarihi bir bina...ve hemen dibinde bu görüntüye hiç yakışmayan bir elektrik direği ile oraya buraya uzanan kablolar...



Yine güzelim sokağı tüm çirkinliği ile işgal eden bir elektrik direği ve direkten oraya buraya uzanan kablolar yetmezmiş gibi duvarlardan sarkan ucube kablolar... Halkın bu çirkinliğe çözüm bulamaması çok ilginç... Belki estetik bilinçleri benimle aynı paralellikte oluşmamıştır ya da bu görüntü estetik anlamda bir ayrıntı olarak değer taşımıyordur onlar için...



Ara sokaklardan payıma düşenleri aldıktan sonra yeniden sahile iniyorum. Eşim denizin güzelliğiyle mest olmuş, denize dair ne varsa fotoğraf arşivine katıyor. Dalgakıranı, kayıkları, kıyıdaki restoranları, binaları hatta balık sürülerini bile...

Manzara yine müthiş...Denize taşan taş yapıların insanı cezbeden antik duruşları... şahane...
Peşipeşine ben de basıyorum deklanşöre...










Çil yavrusu gibi dağılmışlığımız sona erdiğinde soluğu Assos'un ünlü dondurmacısında alıyoruz.

Ünü medyatiklikten kaynaklanan dondurmacının önünde kocaman harflerle "Gazetelere Çıkan Dondurmacı" yazıyor. Oysa sayemde artık internette...
(O yazıyı değiştirmesi gerekiyor bundan böyle... "İnternete Çıkan Dondurmacı" olarak... ) :))))

İşte de vafıllar için iştahla beklenen kuyruk...




Bir saatten fazla bir süre iskelede oyalandığımızı fark ediyoruz. Daha asıl görmemiz gereken yerlere gidemedik bile.

O güzelim manzarayı arkamızda bırakarak yeniden yola koyuluyoruz.

Otomobilimize doğru giderken Balıkçı Hayrettin isimli restoranın duvarlarına yayılan sarmaşık dalları ve vitrinindeki kurumuş balık kuyrukları bir kez daha sebep oluyor deklanşöre basmamıza..





Biz bu geziyi otomobille giderek gerçekleştiremeyeceğiz sanırım... Tepeye doğru henüz yol almışken bir kez daha dışarı atlıyoruz otomobilden...

Köyün içine gizlenen antik yapılar çarpıyor gözümüze... Milattan önce 1000 li yıllarda yapılan yapıların üzerinde tam 3000 yıldan fazla bir zaman sonra hala insan oğulları ve kızlarının yaşam sürüyor olmaları ne ilginç bir durum... Kimileri eski kalıntıların üzerini yine aynı taşlarla örerek yeni yapılar inşa etmişler, kimileri ise günümüze dek dayanan eski yapıları ya ahır olarak ya da tuvalet olarak kullanma yoluna gitmişler. Kimbilir kimleri ve neleri gördü bu taşlar? Benim gibi kıvırcık saçlı, asi ve meraklı bir kadın da koşturmuş muydu buralarda? Kaplumbağaları ve atları çok sevmiş miydi o da? Geceleri yıldızlara bakarak hiç dilek tutmuş muydu? Hayatın hoyratlığında doğayı ve taşları insanların ruhsuzluğuna yeğ tutmuş muydu? İnsanlığını unutmamış her kimi gördüyse alıp yüreciğine oturtmuş muydu?

İnsanoğulları ve kızları... Belki o tarihlerde de bu denli hırslı, bu denli çıkarcı, bu denli kıskanç ve bu denli kırıcı idi. En iyisi onları tarihin keneflerine gömmeli...

Ve yola devam...

İşte zamana direnen antik bir kalıntı...



Köy içinde saklanan antik yapılarla ilgili merakımızı giderdikten sonra otomobilimizle yeniden rampayı tırmanmaya başlıyoruz ki bu kez de yol kenarında bir şeyler satan teyzecik için basıyoruz frene...

Harıl harıl dantel ören teyze yeni müşterilerini güleryüzle karşılıyor. Standında kendi elcağızıyla ördüğü çetikler, çoraplar, kaşkollar ve yine kendi elcağızıyla toplayıp kuruttuğu kekikler, naneler, isimlerini şu an anımsayamadığım ama Fatma'nın ezbere bildiği çeşit çeşit otlar...




Bu kez de nane paketleriyle dönüyoruz otomobilimize... Otomobilin içinde harmanlanmış kekik ve nane kokuları...

Az daha gittikten sonra otomobil gereksiz bir araç olarak çıkıyor karşımıza. Bu güzellikleri yaya olarak gezip görmeliyiz, yorulmak pahasına da olsa...

Otomobilimizi park edip parke taşlı rampayı bu kez tabana kuvvet çıkmaya başlıyoruz.

Tursitik görüntüler de beliriyor ileride...

12/4/2009 · Kategori: _anakkale
Doğanın yeşillerini giyindiğini bilmek, benim nezdimde o yeşillere gidip dokunmak ve bu güzellikten nasiplenmek için yeter de artar sebep. Hele bir de evde geçirilecek boş bir haftasonu sözkonusu ise...

"Hadi Assos'a gidelim...
Gidelim..."


gibi kısacık bir diyalogun ardından hazırlığa başlıyoruz eşimle... Tabii güzergahımızdaki sevgili Fatma'mızı da anmadan geçmiyoruz. Hemen telefonla arıyorum. Eşinin Çan'da, oğlunun dersanede olduğu bir vakit... Can sıkıntısından patlamak üzereyken gelen hoş bir teklif... "Gelirim tabii" diyor telefonun öbür ucundaki sesi... Annesi kek ve patatesli börek de yapmış, "onları da alır termosa sıcak su koyar, sizi beklerim" diyor. Eşimle otomobile atlayıp Kilitbahir'de feribota biniyor, toplam 50 dakika kadar sonra kendimizi Çanakkale'de buluyoruz. Fatma çantalarını tıkabasa doldurmuş, bekliyor bizi... Plansız bir gezi olduğu için ben hazırlıksızım, doğruca Kipa'ya gidiyoruz. Profiterol ve kıymalı börekle azıklarımızı tamamlıyoruz.

Ardından ver elini Assos... Ama önce Ayvacık'tan geçmeli yolumuz...

Fatma'nın çocukluğunun bir bölümü Ayvacık'ta geçmiş, çeşitli mekanların önlerinden geçerken usuna dolan çocukluk anılarını paylaşıyor bizimle... Kah gülüp kah üzülüyoruz. Yine de bol kahkahalı bir sohbet bu. Gülünen şeyler çok daha fazla...

Ayvacık'a gelmiş olmak Assos'a çok yaklaştığımızın da işareti. 17 kilometrecik sonra Assos'a ayak basmış olacağız... Assos (Behramkale) levhasını görür görmez Assos kalıntıları da uzaktaki tepeden yavaş yavaş seçilmeye başlanıyor.

Derken büyük bir köprüye geldiğimizi fark ediyoruz. Köprü ve akan suyun manzarası müthiş. Otomobilimizi yolun kenarına park edip fırlıyoruz dışarıya... Hepimizin elinde fotoğraf makineleri... En güzel açıyı yakalama telaşı içinde basıyoruz deklanşörlere...



Tuzla Çayı üzerine kurulmuş olan bu köprünün adı Assos (Behramkale) Köprüsü... Osmanlı dönemine ait olan köprü 1. Murat tarafından yaptırılmış. Çok kısa bir süre önce kullanımdan kaldırılıp sit alanı ilan edilmiş. Şu anda tarihi bir obje olarak yaşamını sürdürüyor.
Köprüyü geçtikten sonra köyün taş evleri ve tepedeki kalıntılar netleşmeye başlıyor.



Köye yaklaştığımızda, köy evlerini ve köy içinde kalmış olan antik kalıntıları yakından görebilmek için aracımızı bir kez daha yolun kenarına park ediyoruz.

Hemen önümüzde günümüz köylülerinin günlük yaşamlarından izler... Az ötemizde ise M.Ö. 1000 li yıllarda kurulmuş olan Assos'tan geriye kalan surlar ve burçlar... Daha arkalarda günümüz mimarisi ile antik mimarinin harmanlandığı otantik yapılar... Dün ve bugün içiçe...



Kısacık bir süre daha otomobille yol aldıktan sonra bir kaç yola ayrılan büyük bir meydanda Aristoteles'in heykeli karşılıyor bizi.

Aristoteles M.Ö. 348-345 yılları arasında Assos'ta kalarak ilk felsefe okulunu kurmuş ve bu okulda felsefe dersleri vermiş. Kalıntılar kadar Aristo'nun burada bulunmuşluğu da yöre için ayrı bir değer...



Aristoteles'in heykelinden köye doğru çıkan yola değil de aşağıya doğru inen yola çeviriyoruz direksiyonu... Yol boyunca yüksek surlar...



İlerlerken otomobilimize doğru yürüyen bir teyze yolumuzdan alıkoyuyor bizi. Omzunda torbası, bir koluna dizdiği yöresel ürünlerle belli ki bir şeyler satma çabası içinde...



Israrla aynı sözleri tekrarlayarak elindeki çantalardan birini almamız için dil döküyor teyze... Benim kullanmadığım şeyleri atmak gibi bir huyum varken hiç kullanmayacağım bu çantalardan almak içimden gelmiyor ama kekiğinden birer paket alarak arkamda hoşnut bırakmak istiyorum teyzeyi. Teyze ısrarcı. İlla ki çantalardan birini satmak istiyor. Ben ondan daha sırarcı çıkıyorum bu kez. Soru bombardımanına tutuyorum. Bir yörük ninesi olduğunu öğrendiğim teyze benden umudunu kesip Fatma'ya yöneliyor.
Teyze Fatma'dan umutlu...
Patiklerini, çantalarını ve de hayatının acıklı yönlerini başlıyor anlatmaya... Yüzünde anlattıklarının somut göstergerleri... Derin derin çizilmiş çentikler, dökülmüş dişler, ağlak bir bakış ve bembeyaz saçlar...



Teyzeyi arkamızda bıraktıktan sonra az ilerideki antik tiyatro kalıntısı çarpıyor gözümüze... Tam otomobilden iniyoruz ki, az önceki teyzenin başka bir versiyonu koşuyor yanımıza... Açık tenli, renkli gözlü, dişleri dökülmüş bu teyze de diğer teyze gibi, yerli-yabancı turistlere bir şeyler satma çabası içinde olan başka bir Yörük nine...



Yine bir paket daha kekik alarak bu teyzeyi de hoşnut etmek istiyoruz ama o da diğer teyze gibi çantalarından birini satmak için bırakmıyor peşimizi... Fatma tahammül gücünü sonuna dek kullanırken ben çoktan koşuyorum karşımda yıkık ama mağrur haliyle duran antik tiyatroyu fotoğraf arşivime katmaya...



M.Ö. II. yüzyılda kurulmuş olan 2500 kişilik Assos Antik Tiyatrosu, geleneksel son dönem Helenistik (Grek) yapısı olup, doğal bir kaya oyuğuna at nalı biçiminde inşa edilmiş. Tiyatronun yüzü denize ve Midilli adasına dönük biçimde...

Tiyatro vaktiyle büyük bir deprem geçirmiş ve bu depremde büyük zarar görmüş. Yıkılan duvarları ve oturma yerleri restorasyon çalışmaları sırasında yeniden yapılmış. Şu an 1500 kişiyi ağırlayabilecek bir kapasiteye kavuşturulmuş. Hatta zaman zaman çeşitli festivallere ve konserlere de ev sahipliği yapmakta imiş.



Antik tiyatroyu fotoğrafladıktan sonra görüyorum ki, Fatma, Yörük teyzenin gönlünü çoktan yapmış... Çantasını otomobildeki eşyalarının arasına yerleştirmekte... 

Antik tiyatroyu bir süre daha seyrettikten sonra yeniden yola düşüyoruz. Yolumuz aşağıya, denize doğru.

Az ötede küçücük Assos Limanı el sallıyor bize.





Manzarayı seyretmek için bir kez daha durduğumuzda aldığımız kekik kokusunun peşine düşüyoruz bu kez. Teyzelerden o kadar kuru kekik aldık. Hatta ekim ayında Knidos'tan aldığım kekiklerden de evde hala duruyorken "hadi kekik toplayalım" diyoruz Fatma'yla.. Fatma zaten bu konuda uzman. Yenilebilir her türlü otu, yaprağı anında tanır ve benim bilmediğim bu bitkilerden çok enfes yemekler, salatalar yapar.

Burnumuzun dikine, koşuyoruz kekik kokularına...




Kekik toplama faslından sonra varıyoruz iskeleye...






4/4/2009 · Kategori: Yunanistan


Atina’daki ilk durağımız, 9 tepeden birinin üstüne kurulmuş olan Acropol (Acropolis). Tüm heybetiyle karşımızda duran Acropol’e çıkmadan önce, Acropol manzaralı bir kafede bu eşsiz manzarayı solumak gerek. :)



Bazen taş ya da mermer merdivenleri çıkarak, bazen de rampa taşlık yoldan yürüyerek tepeye doğru çıkıyoruz. Biz çıkarken Atina ayaklarımızın altında ufalıyor ve binlerce yıl öncesinde inşa edilmiş olan antik yapılarla kocaman kapılar birer birer kaşımızda beliriyor.
Bir çoğunda hummalı biçimde restore çalışmaları var.

Acro: Yüksek nokta, tepenin ucu
Polis: Şehir, kent, yerleşim yeri

Acropol eski antik şehrin tam merkezi. M.Ö. 3000 yılında insanlar daimi ikametgah aradıklarında tepelerin yüksek yerlerini seçmiş ve acropolleri inşa etmişler. Çünkü Acropoller etraflarını çeviren surlarla o dönemlerdeki saldırılara karşı tam korunaklı alanlar. O dönemde yalnızca kral ve aristokratlar buralarda yaşıyormuş. Ancak saldırı olduğunda Acropol dışındaki köylüler ve çiftçiler içeriye alınıyor ve yiyecek, içecek gereksinimleri karşılanarak burada alıkoyuluyorlarmış. M.Ö.1200 lü yıllarda krallık sona erip aristokratik rejim başladığında Acropoller ibadet ve kültür merkezi haline gelmiş. Tüm önemli şahıslar bu kez buradan taşınarak Acropol dışındaki alanlara yerleşmişler. Böylece Atina önemli bir şehir haline gelmiş.

Acropol’deki en büyük yapı olan Parthenon Tapınağı M.Ö. 5 inci yüzyılda yapılmış. Acropol’deki bir çok yapı gibi Parthenon Tapınağı da restore edilmekteydi ve etrafı çelik kontrüksiyonlar ve iskelelerle kaplı idi. Yine de görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş olduğunu söyleyebilirim.

Parthenon Tapınağı bir dönem tapınak, daha sonra kilise ve çok daha sonraları da (Osmanlılar döneminde) cami olarak hizmet etmiş. Hayalimde onu cami olarak tasavvur etmeye ve bir yerlerine minare monte etmeye çalışıyorum ama bir türlü bu hayali kuramıyorum. Böyle bir yapıda minare düşünmek çok zor.



Parthenon Tapınağı’nın hemen sol tarafında Erechtheion Tapınağı yer alıyor. Bu tapınak Athena ve Poesidon’a adanmış.



Bu yapının en önemli özelliği ise 6 adet heykelin sütun olarak yapıya iliştirilmesi. Bu heykellerin orijinalleri şu anda British Museum ve Acropolis Museum’da bulunmakta, gördüklerimiz ise onların yerine konulmuş kopya heykeller imiş.

Bu heykellere Caryatides (Karyatidder) deniliyor.



Acropol’deki en önemli yapılardan biri de The Odeon of Herodes Atticus adı verilen açık hava tiyatrosu.




 

Acropol’deki bu yapılara gitmeden önce büyük bir anıtsal kapıdan
geçmiştik. Belki en başta bu kapıdan söz etmem gerekirdi. Parthenon’un aklımı almışlığı buna sebep…



Bu kapıya Propylaia deniliyor. Diğer yapılar gibi bu kapı da beyaz mermerden yapılmış. Dor ve İyon mimarisinin özelliklerini taşıyor.

Bu kapıya ulaşmak için mermer merdivenlerden çıkmak gerekiyor. Bu merdiven Akropol’ü ziyarete gelenlerin illa ki durup fotoğraf çektirdikleri bir yer. Elime fotoğraf makinesini tutuşturan onlarca kişinin fotoğrafını çektikten sonra doğrusu kapının güzelliğini uzunca bir süre seyretme şansım olmuyor. Orada duruyorsanız birileri muhakkak gülümseyen bir yüzle fotoğraf makinelerini elinize tutuşturmaktalar, bir an önce uzaklaşmak en doğrusu… (Acropol’e fotoğrafçılık yapmak için gelmedik ya! :) )


Acropol’de, günümüze kadar gelebilen son yapı ise Athena Nike adındaki küçük bir tapınak. Propylaia’nın hemen yanında bulunuyor. Bu tapınak İ.Ö. 420 yılında, Mimar Kallikrates tarafından Tanrıça Athena’ya ithaf edilmek üzere yapılmış. Tamamen İyon tarzında…

Yapının çok fazla bir özelliği yok. Hatta tarihteki işlevini düşününce göze hiç de değerli gelmiyor.
Tanrıçaya adanmak üzere hayvanların kurban edildiği küçük bir sunağa sahip. Açıkçası tanrıça hazretlerini memnun etmek için bolca kan akıtılan bir mekan… Adında Zafer sözcüğünün geçmesi ile bu işlevi çok ironik doğrusu...(Zavallı hayvanların kurban edilişi ve zafer kavramı) Oysa ki bu isim Perslere karşı kazanılan zaferle ilintili gerçekte…
 

29/3/2009 · Kategori: Yunanistan
Atina’nın Syntagma Meydanı’ndaki ünlü Parlamento Binası'nın önündeyiz. 

İlk Yunan kralı Bavyeralı Otto da dahil Venizelos, Papadopulos, Karamanlis ve Simitis gibi bir çok devlet adamı bu binada önemli kararlar aldılar. Yunan tarihinde Parlamento binasının önemi büyüktür bu yüzden… Yine onu önemli kılan bir şey daha var. Bahçesindeki “Meçhul asker anıtı” önünde 100 yıldan beridir Evzon askerlerinin tuttuğu nöbet…



Meçhul Asker Anıtı'nın üzerinde ünlü Atinalı Komutan Perikles'in şu sözleri var:
‘‘Demokrasi ve vatan için ölenlerin mezarı bütün dünyadır.’’
Anıtın sağında ve solunda uzanan duvarın üzerinde de Yunan tarihindeki büyük savaşları simgeleyen bronz şiltler sıralanmış. Anıtın sağındaki ilk şildin üzerinde ‘Afyonkarahisar-Sakarya’ yazıyor. Bu şilt, 'Megalo İdea-Büyük Yunanistan' ümidiyle Anadolu'ya çıkıp, geri gelemeyenlerin anısına yapılmış...
 
Bizler çok ciddi, çakı gibi askerlerimize alışmışken, mini etekli, daracık kilotlu çoraplı, dizleri arkadan püsküllü, tahta ayakkabılı ve de ayakkabılarının üzeri kocaman ponponlu bu askerleri görünce gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz… Sonrasında ise ani tuhaf hareketlerle yapılan gösteriyi izlediğinizde gülümseyen dudaklarınız kocaman açılıyor ve istenç dışı olarak gülücükler saçıyorsunuz…

« Önceki ::